BİR RESSAMIN KÖPEKTEN FARKI ya da bir resmin üstüne konuşamamak

Cezmi Orhan'ın "Tenhada ya da giz sıklıkları arasında" adlı resim sergisini izledikten sonra bir yazı çıkarabilmek için 4 gün karın ağrısıyla gezdim ama nafile, olmadı; yazamadım yazmak istediklerimi. Güzellik, uyum, denge, yeryüzünün mağdurlarıdır. Güzelliğin karşısındaki tek övgü katatonik suskunluktur. İyi bir resim sergisinin karşısında donakalmış bir adamın halet-i ruhiyesi, klipleşir de gösterilirse sanırım o serginin övgüsü ancak bu suratın çizgileriyle en iyi şekilde anlatılabilir.

Beyazın mağdur olduğu renkler dünyasının aksine, katilin parmak izlerindeki beyazı gözlemlemek genç yaşta kaldırılabilir şoklardan değil. Ya da azizliğin simgesi harenin, çağlar boyu metamorfoza uğrayarak kırmızılaşmasındaki anlam arayışında "hoşgörü dininin" son versiyonunu Irak'ta izleyip donakalmak... Sonra kabustan bir ressamın baş okşayan şefkatli fırçalarıyla uyanmak...

İnsanları sanatın bütün dallarına ittiği gibi bir tanıtım ya da eleştiri yazısına da iten aksiliklerdir. Bir uyumsuzluk, dengesizlik, terslik görmediğim müddetçe, güzellikler karşısında çocuklaşırım. Güzel bir ağaç, güzel bir ağaçtır; eleştiriyi savuşturan bir uyum, aynı zamanda övgüyü de alıp götüren haksızlıktır; tüm sanat, insana ait tüm diyaloglar, bu hain sınırlarda başlar. Ressamın kulağını ve dilini keserek kocaman bir göze dönüşmesi karşısında resme bakanın da donarak tarihin dışına fırlatılma anı; yaşanan trajedinin hızıyla çarpışınca bakanı da göreni de eşitliyor sanırım.

Cezmi Orhan'ın tüm macerasını biliyorum. Bir romancı olarak onun dünyasından çok faydalandım. Yüzündeki çizgilerden ressam olabilmenin acılarını hep okudum ve yeri gelmişken söylüyorum ki ben de yazdığım bütün romanlarımla bir ressam olamamanın acılarını anlatmaya çalıştım hep. Bir ressam olamamak, benim gibi "dırdırcı" edebiyatçılar yaratıyor olabilir. Bir ressam olamamak dünyadaki tüm savaşların, anlaşmazlıkların, bütün kirli diyalogların ve iletişim adına bulunan tonlarca dilin kaosunda, iletişimsizliklerin ilk nedeni olmadı mı? En küçük mesajınız için, bir mağara duvarına harcanan eforun zorluğu olmasaydı, bütün gün havadan sudan konuşmalarımızla birbirimizi kirletmeyecek, "sözün" kutsallığını bu kadar ucuza harcamayacaktık. Yazının burasında mağara resimleri sanat mıdır değil midir tartışmasına girmek istemiyorum. Aynı kelimeyi binlerce defa binlerce renkle söyletebilmenin, geri dönüşümsüz iletişimin kutsallığından söz ediyorum. Dünyamızdaki bir kelime her gün aynı şekilde telaffuz edilirken, bir çizginin aynı şekilde bir daha atılamayacağını, bunun da esas sanat olduğunu anlatmak istiyorum.

Soyutlamak, nesneler ve olaylar karşısında sanatçının araya koyduğu mesafedir. Bu mesafe her ne kadar yaratıcı delilik gibi görünse de akıl sağlığının ayakta durmasını sağlayan biricik ilacıdır. Soyutlamak, sanatçı ile dünya arasındaki uzaklık. Buradaki uzaklık, gerçeklikten kopuş, sanatçının korkaklığı değil, kendini tarihin ve zamanın dışına fırlatabilmek cesaretidir. Aradaki mesafe olmasaydı, sanatçı da kendini eylemin arasında bularak sistemin kurbanlarından biri olurdu. Kurban olmamak da her zaman sanatçının "lale soğanlarıyla uğraşan vatan haini" damgasını yemesine neden olmuş, ancak üstün zekalar tarafından gerçek manası anlaşılmış eylem biçimidir. İlk insanın değnekle yere bir çizgi çizip "burası bizim, karşısı da sizin" demesi gibi, ressamın tek çizgisi bu gezegeni ikiye bölüp ötekinin adresini belirleyebilir. Öyleyse doğru ya da yanlış bir çizginin tüm risklerini üstünden alabilmiş ressamların paranoyaya yatkınlıklarını Cezmi Orhan aracılığıyla yeniden selamlayayım. Son dönemlerde plastik cerrahlarla ortaklaşa olarak kendi vücutları üzerinde oynayanlara da selam olsun. Kendi kolunu kırmadan, kolu kırık birini iyileştirmeyen Şaman büyücüleri hatırlatıyor bana... Bu kadar radikal tavırları herkesten bekleyecek değiliz ama daha sembolik anlamda sanatçının düzgün bir duruşla yürüyeceği çizgisi olmadan karşı kıyıya ulaştığı görülmemiştir. Kötüyü resmetmek bir tuval üzerinde lanetlemek, düşmanı kuklasına işkence yaparak onu yola getirme babında önemli bir adım, ilkel bir büyü, inandığım noksansız bir karalama biçimidir. Bir yandan masum öldürüp öte yandan yaralarını saran Amerika'nın gülünç yüzünü resmettiği tablosunda Cezmi Orhan yaşadığı çağın tanıklığını yaparak, tarihe şerh düşüp diğer bütün dörtlemesiyle kantarın topuzunu kaçırmadan kendi tuvalinde kendi kanatlarını yolmaya gidiyor. Yüzümüzdeki yaraları izah etmeye gerek yoktur. Ama içerideki yaraları anlamaya da işin erbabı gerekir. En riskli renklerle armoniyi yakalayabilmek için, en zıt duygular arasında gidip gelebilen yürekler ön koşuldur. Resimlerindeki siyah beni ürkütmedi, çünkü hayatın arka fonu olmuş bu rengi görmeye öyle bir alışmışız ki tehlikenin "Picasso'nun pembe dönemi"ndeki pembeden, beyazdan gelebileceğini anlamışız. Beyaza yatkınlık, beyaz alıştırmaları, akineton çağının en zorlu devrimlerinden olacaktır. Ak spermadan ak kefene giden hayat sürecinde beyazı en uzak ülke yapan sistemlere inat, bizi en büyük korkumuz hayatla yüzleştiren Cezmi Orhan, kanımca bu rengin efendisi olmasa da gelecekte kölesi olabilecektir. Siyahı bu kadar iyi tanıyan bir ressamın onun zıddı olan beyazın tüm şifrelerini çözebileceğinden şimdilik eminim. Bu da ikimiz adına tarihe atılmış bir iddia, bir kehanet olsun. Yanılırsam kusura bakmayın. Bu yanılgımı da çok güzel tabloların karşısında aptallaşmama verin. Belki de kariyerimi yok edecek bu kehaneti "Pissa Kulesi"ni izleyen ağzı açık adamın trafik kazasında ölmesi görüntüsüyle birleştirip bol bol gülün.

Ya yanılmamışsam?

Bir ressam olamamış romancının yazdıklarını boş verip bir renge köle olmayı, üstüne bahis oynamayı deneyin. İşte o zaman Van Gogh'un Kirli Sarısı'nın da ruhu şad olacaktır, emin olun. Ben, bir resme bakarken sonradan onun çerçevesini hatırlıyorsam, ilerleyen zamanda o resimleri beğenmediğimi anlarım. Bu açıdan özgürlüğü resmeden resimlerde bile çerçeve görmek, çoğunlukla kızdırır beni. Resmin sonsuzluğu, özgür ve sınırsız anlamları, çerçeveyi aşarak asılı bulunduğu duvara taşıyorsa heyecanım iki kat artar. Neticede üç dört gündür "Resimlerin çerçevesi var mıydı?", "Varsa nasıldı?" diye düşündüğümü fark edip hiçbir şey hatırlamayınca yazdıklarımın samimi olduğuna kanaat getirdim.

Bir ressamın köpekten farkı: onun rüyalarını renkli görebilmesidir. Bu ayrım, onu hayvanlardan da, insanlardan da koparan ince hesapların "elde kalan biri"dir. Doğayı çarpıtıp yeniden dizayn eden tasarımcı kafa, tanrıya muhalif, insanlara uzak, bildiğini okurken; zamanın törpüleyen, acıtan yanlarına da itilmiş bir sokak köpeği gibi direnmek, tıpkı bir köpek yalnızlığına katlanırcasına her fırça darbesiyle çoğalmak zorundadır. Güçlü tonlarla "Ben varım" derken kibrine, "Ben yokum" dediğinde de beyaz tuvalin ezici baskısına boyun eğecektir. Oran orantının, matematiğin ve geometrinin çukurlarında gizlenmiş tahterevallideki dengede Cezmi Orhan gibi birkaç ressam içlerindeki duygusallığı da kaybetmeden, yollarında ilerlemeyi becerdikçe insanların renklere karşı zaferi taçlanıp gelişiyor.

Üstadın savaş alanına dönmüş paletini her gördüğünde, içindeki hassasiyete hangi duygularla ulaştığını düşünmeden edemiyorum. Onu hayatın sertliğine, sanata olan ilgisizliğine karşı ayrıştıran, seyrelten neftin "tutku" olduğunu anlayıp dikenli yollarının, stabilize olması için iyi niyet temennisinde bulunuyorum. Buna da kimya değil, simya diyorum. Gerilmelerden, alın damarlarının, tırnak uçlarının çatlamasından doğan simya. Ve üstada yeni bir isim koyuyorum: Simyager.

Doğanın bezi, nefti, tutkalı ve çıtasından yeni bir boşluk yaratarak bu boşluğu da kendi yarattıkları ve figürleriyle dolduran ressam, evreni sürekli genişletip onun işini zorlaştıran tanrı tarafından lanetlenir. İşte, ressam intiharlarının nedeni sonsuz boşlukları doldurmaktan yorgun düşmüş nöron uçlarının sivrilmesinde başlar. Nesnelerle yüz göz olmuş ve samimiyetin getirdiği tabiat imgeleriyle ortaklığını bitiren sanatçıya açılan her yeni boş sayfa taşınması zor yükleri omzuna yığar.

Aynı yerde duran modele her gelişinde aynı yerden baktığı halde farklı şeyler görmenin verdiği azap, aynı tonu tutturmanın gerginliği; Monet'i günlük, saatlik çalışmalara sürüklerken ya da Goya'yı bunamaya sürüklerken, katil her zaman ressamla model arasındaki yakınlık olmuştur. Model ile arasındaki yakınlık hayatla ressam arasındaki uçurumun mesafelerini de beraberinde doğurur. Delilikten sonra gelen akla direnen Picasso "Eriyen Zaman" da olduğu gibi eğilip bükülen nesneleri resmetmeyi becererek kendine resim tarihinde inanılmaz bir yer açmıştır. Her ressam için geçerli olmayan bu durum, elbette ki diğerleriyle olan farkı belirleyebilir. Bunların dışında daha zor şeyi, yani kafasındaki diyalogları da paletine koyabilen sanatçıların resimlerinde ikinci ve en önemli vurgu ortaya çıkıyor. Resmin dile gelişi, anlatma isteği, anlaşılma gayreti. Çıta daha da yükseldiğinde ressamın milliyetini, coğrafyasını, dilini, hatta şivesini ele veren resimler doğuyor. Büyük İspanyol ressamlarının, İspanyolca resimlerinin şahitliği beni doğrulayacaktır sanırım.

Son olarak, ben bu anlamda resimlerinden bir gün maya, bozlak, gazel dinleyebileceğimiz Cezmi Orhan'a umut besliyor, direnme gücü diliyor ve tüm yüreğimle Edirne'den Kars'a kocaman bir tuvali gözü kapalı armağan ediyorum. Bütün dikenli telleri, kırmızı hatları, binlerce rengiyle "Kolay gelsin" diyerek...


BÜLENT AKYÜREK

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !